5 Kasım 2015 Perşembe


Gözlerinden dem vuruyorum sonbahara, iri ela gözlerinden. Hüznü gözbebeklerine hapsetmiş olan. Beni bir tek bu mevsim dinledi. En iyi o anladı. Bütün umutsuzluklarıma, hayal kırıklıklarıma şahit olan bu mevsimde terk ettin beni. Bütün ağaçlar gidişinle, yapraklarından bu mevsimde soyundu. Sen gittin diye kim bilir kaç kişiyi yazar, kaç mecnunu şair yaptı bu mevsim. Herkes sonbahara yüklendi, bütün duyguların katili sandığından. Ve sonbahar dile geldi: Siz bende terk ettiniz sevadalarınızı, yaşamışlıklarınızı, yaşamamışlıklarınızı, geç kalmışlıklarınızı. Siz omuzlarıma kaldıramayacağım yükler yüklediniz ve sonra beni suçladınız yanlış mecralarda kol gezen tutkularınız yüzünden.


16 Ağustos 2015 Pazar

                                                      
  Z/AMAN DEME


Duvarlara vuruyor gölgen. Adın alışık olmadığım cümlelere özne. Bitmesini istemediğim karabasanlı geceler nüksetti yine. Ben alışamadım bu tuhaf bilmecelere. Cevabı yok hiçbir şeyin bende. Zamanın bu insafsız bulvarında ümitlerim birer birer devrilmekte. Ben hiç alışamadım bu çetrefillere. Çok değil sadece bir kere anlasaydınız o bile yeterdi be. Şimdi hiçbirinizin zerre  değişmeyeceğini bildiğimden, basıyorum düğmeye ve ben şarkımı devam ediyorum dinlemeye. 
     

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Kaçıncı kişiydim ben senin rıhtımda el salladığın?



Yakıştı mı sana bu gitmeler
Söyle, mutlu musun
Arkanda bıraktığın enkazları, yıkılmışlıkları
sızlıyor mu vicdanın
görünce.
Bu şehri kara bulutlar sardı
Senin yokluğunla yasa büründü her şey
Her yer kara
Çarşaf karası.
Her yağmur yağışıyla
Ağladı bu şehir
İki gözü iki çeşme
Boşalttı koynunda sana dair ne varsa
Ama sen anlamadın
duyamadın
sele kapılıp giden hıçkırıkları
çekemedin gözüne inen perdeyi
güneş doğamadı senin dünyana
Gidişin alıp götürdü benden
yaşamaya dair ne varsa.

Her tercih bir vazgeçiştir, şu ikilemli dünyada.

HEP O AYNI BAKIŞ
   Bazen bilmek gerekir, yeryüzünde insanoğlunun kurmuş olduğu nice hayaller vardır, birçoğu yarım kalmış olan, gerçekleştirilen birçoğu ise hep pişmanlık uyandıran. Zaman kimisine var olma şansı bile tanımadan gömüvermiştir hepsini bir bir uzay boşluğuna. Geri dönüşü yoktur zamanın ve geri dönüşü olmayanlar daima
acımasızdır. Zaman, zaman, zaman!
   Kafasında binlerce soru, gözlerinde ırmaklar dolusu yaş ve kalbinde anlatılmaz, derin bir sızı. Yürüdü, yürüdü ve sadece yürüdü. Kafasındaki bütün soruları bir kenara bırakmayı ve zihninin bomboş olmasını istiyordu. Gözlerinin önünden kalbini, vicdanını adeta yerinden sökecek olan görüntüler bir bir geldi geçti. Unutmaya çalıştı, silmeye çalıştı o görüntüleri ama olmadı, bir türlü güç yetiremedi buna. Sonra sahilin buz gibi sularına baktı, baktı ve bu su beni temizlemeye yeter mi diye düşündü. Silinmek istedi yeryüzünden bütün benliğiyle. Tam o sırada bir ses duydu:
-Elen! Elen! Elen neredesin sen? Sabahtandır bakmadığım yer kalmadı.
-Buradayım baba, gökyüzünün fotoğrafını çekiyordum.
-Ah Elen yapma bir fotoğraf makinen olmadan nasıl yapabilirsin bunu?
-Bak şimdi ellerini kaldır ve fotoğraf çekiyormuş gibi yaparak gözlerine yaklaştır sonra gökyüzüne bak, odaklan ve görüntüyü yakala.
-Ee yaptım sonra peki.
-Ve onu hafızana kaydet.
-Seni küçük, tatlı şey. Hadi bakalım eve gidiyoruz.
-Baba?
-Efendim.
-İnanıyorsun dimi?
-Neye?
-Bir gün benim çok başarılı bir fotoğrafçı olacağıma.
-Bunun cevabını en iyi sen bilirsin. Eğer inanıyorsan yaparsın ama fotoğraf çekeceksen eğer hep güzel şeyleri çek. Yeryüzünde her gün yeterince üzücü olaylara şahit oluyoruz zaten. Her fotoğraf bir anı ölümsüzleştirir, sen sakın acıları, hüzünleri ölümsüzleştirme güzel kızım. Kameranı hep gülen gözlere yönelt.
-Neden böyle dedin baba?
-Henüz bunları anlayabilmek için küçüksün meleğim. Gün gelecek bu ihtiyara hak vereceksin. Şimdi yürüyelim.
   Elen fotoğrafçı olmak istiyordu. Bu onun için bir tutku, bir aşk haline gelmişti. Babasının bir yaş gününde almış olduğu bir kamera onu bu iş için daha da heyecanlandırmıştı. O günden itibaren başlamıştı fotoğrafçılık serüvenine. Sonra üniversitede fotoğrafçılık bölümünü okumaya karar vermiş ve gerçekten başarılı çalışmalar yapmaya başlamıştı. Çektiği fotoğraflar bir kartpostal hissi uyandırıyordu herkeste. Okulu bitirdikten sonra iyi bir haber ajansından iş teklifi aldı ve çalışmaya başladı. İş yerinde Jacob adında biriyle tanıştı. İlerleyen zamanlarda Jacob ile çok iyi bir ekip oldular. Bütün görevlere beraber çıkıyorlardı. Görüntülediği hemen her fotoğrafta Jacob yanındaydı. Onunla çok iyi anlaşmıştı, öyle ki her zor anında Jacob yanındaydı. Bir sabah Jacob Elen’ın yanına geldi:
-İkimizi görevlendirmişler Elen. Suriye’ye gidiyoruz. Biliyorsun şu an savaş var orda ve Şef bizden çok çarpıcı görüntüler bekliyor.
-Ama daha bize bile sormadan nasıl böyle bir şeye karar verirler.
-Ah Elen yapma. Biliyorsun ki böyle zorlu bir görevi bizden daha iyi yapabilecek kimse yok bu şirkette.
   Bir iki gün içinde Elen ve Jacob yola koyuldular. Uçak ile İstanbul’a, İstanbul’dan ise Hatay’a uzanan bir yolculuğa çıktılar. Amaçları Hatay üzerinden Suriye’ye geçmekti. Uzun süren bir yolculuktan sonra sınıra vardılar. Sınırı geçmekte bazı sorunlar yaşasalar da artık Suriye’delerdi. Şu an için her an ölümle burun burunalardı. Bugüne kadar hiç görmediği topraklar, hiç tanışık olmadığı kültürlerin coğrafyasındaydı. Her şey çok farklıydı. Hayatlar, insanlar, yüzler sanki hep bir hüzün vardı o çehrelerin ardında.
    Savaşın, çatışmanın çok sıcak olduğu El Haydariye bölgesine geldiler. Elen hayatı boyunca böyle bir sahne görmemişti. Daha önce bu tarz görevler verilmişti ama bu kadar çok ölümü bir arada görmemişti. Feryatlar, figanlar, kaçışlar, kayıplar… Öylece yerinde durdu. Tam o sırada Jacob yanına geldi:
-Hey dostum kendine gel. Burada niçin bulunduğunu unutuyorsun sen galiba. Hadi odaklan ve fotoğraf çekmeye başla. Dikkatli ol.
-Elen Jacob’ın ikazlarıyla birazcık olsun kendine geldi ve fotoğraflamaya başladı ölüm karelerini.
   Bir süre cesetler, kurşunlar arasında bir o yana bir bu yana kaçışarak da olsa fotoğraf çekip durdular. Sonra bir ara o can pazarında yaşı en fazla yedi olan bir kızın elinde bezden bir poşetle koşuşturduğunu gördü. Kızın halinden anlaşıldığı kadarıyla, elindeki poşeti kimseye kaptırmamaya çalışıyor ve bir yere varmak istiyor gibiydi. Elen iyi bir iş çıkarma düşüncesiyle kızın koştuğu yöne doğru koşmaya başladı. Onu tam bulduğu sırada, silahlı bir adamın kızı kolundan yakaladığını gördü. Elen hemen adamın onu görmeyeceği şekilde saklandı. Adam onun anlamadığı bir dilde kıza bağırmaya başladı. Elen saklandığı yerden onları izlemeye devam ediyor ve bir yandan da fotoğraf çekiyordu. Adamın kıza olan öfkesi gitgide büyüyor gibiydi. Sonra silahı küçük kızın alnına dayadı ve gene aynı dilde konuşmaya devam etti. Tam o sırada Elen ve küçük kız göz göze geldi. Küçük kız çaresizlik akan gözlerle baktı ona ama Elen saklandığı yerden onu izledi sadece hiçbir şey yapamadı ve fotoğraf çekmeye devam etti. Adam elini tetiğe götürdü ve hiç acımadan bastı. Elen’ın aldığı son görüntü oldu bu. Kurşunun küçük kızın beynini deldiği görüntü,  gene kızın en baştan beri elinde tuttuğu poşetin yere düştüğü ve içindeki çürümeye yüz tutmuş üç beş meyvenin etrafa saçıldığı görüntü… Hepsini çekmişti Elen. Hemen oradan uzaklaştı ve Jacob’ın yanına doğru koşmaya başladı. Jacob korku dolu gözlerle onu arabada bekliyordu:
-Nerdesin sen? Yakalanmamız dahası öldürülmemiz an meselesi.
-Geldim işte tamam hadi gidelim.
    Oldukça zor bir günün ardından artık kendi ülkelerine dönüyorlardı ama Elen bir tuhaftı. Kafası çok karışıktı, vicdanı çok rahatsızdı. Gittikçe ağırlaşan bir yük vardı içinde, derinlerde bir yerde sanki.
    Çektikleri fotoğraflar çok ilgi görmüştü herkes tarafından. Hepsi Suriye’deki savaşı en içler acısı haliyle sergiliyordu.
    Bir ay geçmişti aradan Elen her geçen gün biraz daha kapanır olmuştu içine. Her gece gözünün önünde aynı sahneler vardı. Çoğu kez rüyalarına giriyordu küçük kızın son bakışları.
-Hey Elen bu akşam ‘Best Moment’ altın madalya kimin olacak dersin? Düşünsene yılın en iyi fotoğrafçısı bizden biri. Düşünmesi bile harika.
-Yapma Jacob, o kadar kişi arasından bu biraz imkansız gibi değil mi?
-Bize haksızlık etme bence.
    Elen hiç gitmek istemedi o ödül törenine ama Jacob’tan kaçış olmadığını bildiği için gidecekti mecburen. Çıldıracaktı, içi çok huzursuzdu. O ülkeye gittikleri günden beri bir daha eski Elen olamamıştı. Gözünün önünde hep o aynı sahneler. İçinde hep aynı vicdan azabı.
    Salona geçti ve Jacob’ı bulup yanına oturdu. Ödül töreni başladı. Elen son derece huzursuzdu, yerinde duramıyordu. Baktığı her yerde küçük Suriyeli kızı görür olmuştu. Bir an deliriyor zannetti ve sonra isminin anons edilmesiyle kendine geldi. Hayır, olamazdı kendisi seçilmiş olamazdı. Her gün bu fotoğraf yüzünden insanlığından bir parça daha soğurken, bugün burada bu kadar insan bu fotoğrafı alkışlıyor olamazdı. Bu ödüllendirilecek bir şey değildi. O küçük kızın bakışları ‘katilim sensin’ dercesine gözlerinin önündeyken Ellen o sahneye çıkamazdı.
    Yerinden kalktı yürümeye başladı ama sahneye doğru değil çıkışa doğru ağlayarak hem de hıçkıra hıçkıra, hüngür hüngür ağlayarak çıktı gitti salondan. Hiç kimse anlam veremedi olan bitenlere. Jacob bile şaşırıp kalmıştı yerinde. Neden sonra kendine geldiğinde Elen’ın arkasından gitmeye karar verdi ve koşmaya başladı.
   Elen ise ne yaptığını bilmez bir halde koşuyordu sokaklarda. Çıldırmış gibiydi, o koştukça küçük kız arkasından geliyor gibi hissetti. Nefes nefese kalana kadar koştu ve bir sahil kenarında durdu. Buz gibi sulara baktı. Gözlerinin önünde hala aynı görüntüler vardı. Unutmak, silmek istedi her şeyi ama yapamadı.  Tekrar denizin soğuk sularına baktı. Silinmek istedi yeryüzünden bütün benliğiyle. Tam o sırada kendisine doğru koşan birinin sesini duydu:
-Elen , Elen ! Dur yapma.
     Sesin geldiği yöne baktı. Jacob’tı gelen. Acele etmesi gerektiğini düşündü eğer Jacob yetişirse onu alıp tekrar bu dayanılmaz hayatın içine sürükleyecekti. Babasının ‘ölümsüzleştireceksen eğer mutlulukları ölümsüzleştir, acıları değil’ sözü yankılandı kulaklarında. ‘İşte şimdi sana hak veriyorum ihtiyar’ dedi. Son bir kez  Jacob’a ve köşede onu izleyen küçük kıza baktı. Merak etme ben de senin yanına geliyorum, dedi.
      Ve attı kendini denizin buz gibi sularına.

    Tam o sırada zaman, zaman, zaman diye düşündü. Bazen hayat çok kısa bir süre tanır iyi veya kötü olma arasındaki tercihini yapabilmen için ve bazen sen hata yaparsın ama geri dönüşü olmaz ne yazık ki. Geri dönüşü olmayanlar hep acımasızdırlar çünkü.
SES VER ORDA MISIN?
    Sessiz sessiz ve ağır adımlarla yürümeye devam etti. Onu nerde, nasıl bulabileceğine dair hiçbir ümidi yoktu bu yüzden umutsuz ve bir o kadar da telaşlı adımlarla ilerliyordu. Bu kadar büyük bir ormanda işinin hiç de kolay olmadığını düşündü bir an. Etraf olabildiğine sessizdi. Çok uzaklardan gelen bir su sesi ve üzerine bastıkça hışırdayan sinir bozucu yaprak sesleri vardı sadece. Uzun uzun ağaçlar gözlerine pek bir heybetli göründü. Açıkçası korkmuştu biraz, çünkü havada kara bulutlar kol gezmeye başlamış ve uzaktan uzaktan uluma sesleri duymaya başlamıştı. Rüzgârın sesi ise bir başka ürperticiydi.
    Durdu hayli eskimiş çantasını açtı, suyunu çıkardı, bir nefeste susuzluğunu giderdi ve yürümeye devam etti. Çok yorulduğunu fark etti. Artık eskisi gibi genç ve kuvvetli değildi nasıl olsa, hemen yoruluyor dinlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Oysa bir zamanlar yürüyüşü, duruşu ve heybetiyle nasıl da ses getirirdi insanlar arasında. Zaman! Diye düşündü, zaman! Silip süpürebiliyor her şeyi bir çırpıda, değiştiriveriyor çoğu şeyi.

    O bu derin düşünceler arasında kaybolup gitmişken, önünde çok eski ve eski olduğu kadar da ürkünç bir kulübe belirdi. Kapısı dokunsan devrilecek gibiydi, pencereler kırık döküktü. “Yok, canım burada kimse yaşayamaz ki!” diye düşündü. Harabeden farksızdı ne de olsa, ama ya buradaysa? İşte bu düşünce onu kendine getirdi ve kapının önüne kadar gelip tokmağı çekti, tereddüt ederek de olsa içeri girdi. Etraf tozdan görülecek gibi değildi, havanın kararmış olması da görmesini iyice engelliyordu. Elini cebine götürdü içinden bir fener çıkardı ve feneri odanın üzerinde gezdirdi. Köşede duran tekli bir koltuk, lambaları kırık, eski bir avize ve duvarda asılı olan bir saatten başka bir şey göremedi. Sonra bir ses geldi ve arkasına baktığında kapı ağzında bir gölgenin ona doğru yaklaştığını gördü. Kim bilir belki de her şey buraya kadardı.

30 Mart 2014 Pazar

Global Language


               
                    WHAT IS A GLOBAL LANGUAGE ?
    

 A global language is a language which is spoken internationally and learned by most of the people as a second language. A global language is characterized both by the number of speakers and by its geographical distribution, international organization and in diplomatic relations.



   The world’s most widely used language is English that has over 1.8 billion speakers worldwide. The international prominence of Arabic has its historical and religious reason in the medieval Islamic conquests. Standard Chinese is the direct replacement of Classical Chinese which was a historical lingua franca in Far East Asia until the early 20th century. In addition, today it is spoken by not only within China proper, but also in overseas Chinese communities as a common language. Moreover, it is widely taught as a second language internationally. Russian was spoken in the Soviet Union and The Russian Empire in the past, and is spoken and widely understood in central and Eastern Europe, Northern and Central Asia in today’s world. Besides, it remains the lingua franca in the Commonwealth of Independent States. German also is used as a lingua franca in large parts of Europe for centuries, basically the Holy Roman Empire and later the Austro-Hungarian Empire. It keeps being an important second language in much of Eastern and Central Europe, and in the international scientific community, as well.

            
          SHOULD THERE BE A GLOBAL LANGUAGE OR NOT?

      We are in the favor of a global language for an international and easier communication. Today, even in a country there are many dialects of a language and this causes handicaps, when it comes to communicate in an easy way. 



When you want to go to a foreign country and live there, you have to learn the language being spoken there and after going there, you will probably see that it varies from city to city. Then just think about all languages, dialects and varieties, you will easily get it that not having a global language prevents you to communicate with all people. Thanks to a global language, people unify in a common communication point.
     The idea that one country is better than the other in terms of wealth of languages will also disappear with the help of global language.






      Not having a global language is a barrier in literature field. All over the world, we have many well-beloved and valuable writers, poets and critics whose works are really priceless, but when we try to translate them to any language, there emerge a lot of conflicts and losses of meaning.





      Via a global language trades, business and travels would be easier, because you will not have a problem like communicating and will easily handle your affairs.


        When you go to abroad or come across a foreign in your country, you psychologically feel that you cannot speak to him/her because of not knowing each other's language or a common language.

        By the way, not having a global language is also a barrier in political field and international relationships. For example, in international interviews leaders have to have interpreters to understand each other and despite them sometimes, they may misunderstand each other. EU is trying to translate lots of documents to many language and update them in intervals.



Shortly, a global language is indispensable for all humankind. We all need it forcomplete communication.


ŞEVVAL AKTAŞ
KÜBRA ALTUN
SEDA ASİL
BETÜL ÇİFTÇİ
      

31 Ekim 2013 Perşembe

                     "IMAGINE" BY BETUL CİFTCİ
 
                              Imagine you are a child
                             It's probable if you want
                                  No one below us
                               Above us only rainbow
                            Imagine all the people
                                  Seizing the day
                                 Imgine there is no pain
                          It isn't miraculous to happen
                             Nothing to cry or long for
                                And no discrimination too
                               Imagine all the people
                                  Having being equal

                                   You may say,I'm a surrealist
                               But I'm not the only one
                             I hope someday you'll believe me
                             And the world will be splendid
      
                         Imagine no burden to carry off
                            All the things come true if you can
                               No need for working or earning
                                   A brotherhood of man
                                      Imagine all the people
                               Being unite with all differences

                                   You may say I'm a crazy
                                 But I'm not the only one
                               I hope someday you'll see
                                    And world will be ours