HEP O AYNI BAKIŞ
Bazen bilmek
gerekir, yeryüzünde insanoğlunun kurmuş olduğu nice hayaller vardır, birçoğu
yarım kalmış olan, gerçekleştirilen birçoğu ise hep pişmanlık uyandıran. Zaman
kimisine var olma şansı bile tanımadan gömüvermiştir hepsini bir bir uzay
boşluğuna. Geri dönüşü yoktur zamanın ve geri dönüşü olmayanlar daima
acımasızdır. Zaman, zaman, zaman!
Kafasında
binlerce soru, gözlerinde ırmaklar dolusu yaş ve kalbinde anlatılmaz, derin bir
sızı. Yürüdü, yürüdü ve sadece yürüdü. Kafasındaki bütün soruları bir kenara
bırakmayı ve zihninin bomboş olmasını istiyordu. Gözlerinin önünden kalbini,
vicdanını adeta yerinden sökecek olan görüntüler bir bir geldi geçti. Unutmaya
çalıştı, silmeye çalıştı o görüntüleri ama olmadı, bir türlü güç yetiremedi
buna. Sonra sahilin buz gibi sularına baktı, baktı ve bu su beni temizlemeye
yeter mi diye düşündü. Silinmek istedi yeryüzünden bütün benliğiyle. Tam o
sırada bir ses duydu:
-Elen! Elen! Elen neredesin sen? Sabahtandır bakmadığım
yer kalmadı.
-Buradayım baba, gökyüzünün fotoğrafını çekiyordum.
-Ah Elen yapma bir fotoğraf makinen olmadan nasıl
yapabilirsin bunu?
-Bak şimdi ellerini kaldır ve fotoğraf çekiyormuş gibi
yaparak gözlerine yaklaştır sonra gökyüzüne bak, odaklan ve görüntüyü yakala.
-Ee yaptım sonra peki.
-Ve onu hafızana kaydet.
-Seni küçük, tatlı şey. Hadi bakalım eve gidiyoruz.
-Baba?
-Efendim.
-İnanıyorsun dimi?
-Neye?
-Bir gün benim çok başarılı bir fotoğrafçı olacağıma.
-Bunun cevabını en iyi sen bilirsin. Eğer inanıyorsan
yaparsın ama fotoğraf çekeceksen eğer hep güzel şeyleri çek. Yeryüzünde her gün
yeterince üzücü olaylara şahit oluyoruz zaten. Her fotoğraf bir anı
ölümsüzleştirir, sen sakın acıları, hüzünleri ölümsüzleştirme güzel kızım.
Kameranı hep gülen gözlere yönelt.
-Neden böyle dedin baba?
-Henüz bunları anlayabilmek için küçüksün meleğim. Gün
gelecek bu ihtiyara hak vereceksin. Şimdi yürüyelim.
Elen fotoğrafçı
olmak istiyordu. Bu onun için bir tutku, bir aşk haline gelmişti. Babasının bir
yaş gününde almış olduğu bir kamera onu bu iş için daha da heyecanlandırmıştı.
O günden itibaren başlamıştı fotoğrafçılık serüvenine. Sonra üniversitede
fotoğrafçılık bölümünü okumaya karar vermiş ve gerçekten başarılı çalışmalar
yapmaya başlamıştı. Çektiği fotoğraflar bir kartpostal hissi uyandırıyordu herkeste.
Okulu bitirdikten sonra iyi bir haber ajansından iş teklifi aldı ve çalışmaya
başladı. İş yerinde Jacob adında biriyle tanıştı. İlerleyen zamanlarda Jacob
ile çok iyi bir ekip oldular. Bütün görevlere beraber çıkıyorlardı.
Görüntülediği hemen her fotoğrafta Jacob yanındaydı. Onunla çok iyi anlaşmıştı,
öyle ki her zor anında Jacob yanındaydı. Bir sabah Jacob Elen’ın yanına geldi:
-İkimizi görevlendirmişler Elen. Suriye’ye gidiyoruz.
Biliyorsun şu an savaş var orda ve Şef bizden çok çarpıcı görüntüler bekliyor.
-Ama daha bize bile sormadan nasıl böyle bir şeye karar
verirler.
-Ah Elen yapma. Biliyorsun ki böyle zorlu bir görevi
bizden daha iyi yapabilecek kimse yok bu şirkette.
Bir iki gün
içinde Elen ve Jacob yola koyuldular. Uçak ile İstanbul’a, İstanbul’dan ise
Hatay’a uzanan bir yolculuğa çıktılar. Amaçları Hatay üzerinden Suriye’ye
geçmekti. Uzun süren bir yolculuktan sonra sınıra vardılar. Sınırı geçmekte
bazı sorunlar yaşasalar da artık Suriye’delerdi. Şu an için her an ölümle burun
burunalardı. Bugüne kadar hiç görmediği topraklar, hiç tanışık olmadığı
kültürlerin coğrafyasındaydı. Her şey çok farklıydı. Hayatlar, insanlar, yüzler
sanki hep bir hüzün vardı o çehrelerin ardında.
Savaşın,
çatışmanın çok sıcak olduğu El Haydariye bölgesine geldiler. Elen hayatı
boyunca böyle bir sahne görmemişti. Daha önce bu tarz görevler verilmişti ama
bu kadar çok ölümü bir arada görmemişti. Feryatlar, figanlar, kaçışlar,
kayıplar… Öylece yerinde durdu. Tam o sırada Jacob yanına geldi:
-Hey dostum kendine gel. Burada niçin bulunduğunu
unutuyorsun sen galiba. Hadi odaklan ve fotoğraf çekmeye başla. Dikkatli ol.
-Elen Jacob’ın ikazlarıyla birazcık olsun kendine geldi
ve fotoğraflamaya başladı ölüm karelerini.
Bir süre
cesetler, kurşunlar arasında bir o yana bir bu yana kaçışarak da olsa fotoğraf
çekip durdular. Sonra bir ara o can pazarında yaşı en fazla yedi olan bir kızın
elinde bezden bir poşetle koşuşturduğunu gördü. Kızın halinden anlaşıldığı
kadarıyla, elindeki poşeti kimseye kaptırmamaya çalışıyor ve bir yere varmak
istiyor gibiydi. Elen iyi bir iş çıkarma düşüncesiyle kızın koştuğu yöne doğru
koşmaya başladı. Onu tam bulduğu sırada, silahlı bir adamın kızı kolundan
yakaladığını gördü. Elen hemen adamın onu görmeyeceği şekilde saklandı. Adam
onun anlamadığı bir dilde kıza bağırmaya başladı. Elen saklandığı yerden onları
izlemeye devam ediyor ve bir yandan da fotoğraf çekiyordu. Adamın kıza olan
öfkesi gitgide büyüyor gibiydi. Sonra silahı küçük kızın alnına dayadı ve gene
aynı dilde konuşmaya devam etti. Tam o sırada Elen ve küçük kız göz göze geldi.
Küçük kız çaresizlik akan gözlerle baktı ona ama Elen saklandığı yerden onu
izledi sadece hiçbir şey yapamadı ve fotoğraf çekmeye devam etti. Adam elini tetiğe
götürdü ve hiç acımadan bastı. Elen’ın aldığı son görüntü oldu bu. Kurşunun
küçük kızın beynini deldiği görüntü,
gene kızın en baştan beri elinde tuttuğu poşetin yere düştüğü ve
içindeki çürümeye yüz tutmuş üç beş meyvenin etrafa saçıldığı görüntü… Hepsini
çekmişti Elen. Hemen oradan uzaklaştı ve Jacob’ın yanına doğru koşmaya başladı.
Jacob korku dolu gözlerle onu arabada bekliyordu:
-Nerdesin sen? Yakalanmamız dahası öldürülmemiz an
meselesi.
-Geldim işte tamam hadi gidelim.
Oldukça zor bir
günün ardından artık kendi ülkelerine dönüyorlardı ama Elen bir tuhaftı. Kafası
çok karışıktı, vicdanı çok rahatsızdı. Gittikçe ağırlaşan bir yük vardı içinde,
derinlerde bir yerde sanki.
Çektikleri fotoğraflar çok ilgi görmüştü
herkes tarafından. Hepsi Suriye’deki savaşı en içler acısı haliyle
sergiliyordu.
Bir ay geçmişti aradan Elen her geçen gün
biraz daha kapanır olmuştu içine. Her gece gözünün önünde aynı sahneler vardı.
Çoğu kez rüyalarına giriyordu küçük kızın son bakışları.
-Hey Elen bu akşam ‘Best Moment’ altın madalya kimin
olacak dersin? Düşünsene yılın en iyi fotoğrafçısı bizden biri. Düşünmesi bile
harika.
-Yapma Jacob, o kadar kişi arasından bu biraz imkansız
gibi değil mi?
-Bize haksızlık etme bence.
Elen hiç gitmek
istemedi o ödül törenine ama Jacob’tan kaçış olmadığını bildiği için gidecekti
mecburen. Çıldıracaktı, içi çok huzursuzdu. O ülkeye gittikleri günden beri bir
daha eski Elen olamamıştı. Gözünün önünde hep o aynı sahneler. İçinde hep aynı
vicdan azabı.
Salona geçti ve
Jacob’ı bulup yanına oturdu. Ödül töreni başladı. Elen son derece huzursuzdu,
yerinde duramıyordu. Baktığı her yerde küçük Suriyeli kızı görür olmuştu. Bir
an deliriyor zannetti ve sonra isminin anons edilmesiyle kendine geldi. Hayır,
olamazdı kendisi seçilmiş olamazdı. Her gün bu fotoğraf yüzünden insanlığından
bir parça daha soğurken, bugün burada bu kadar insan bu fotoğrafı alkışlıyor
olamazdı. Bu ödüllendirilecek bir şey değildi. O küçük kızın bakışları ‘katilim
sensin’ dercesine gözlerinin önündeyken Ellen o sahneye çıkamazdı.
Yerinden kalktı
yürümeye başladı ama sahneye doğru değil çıkışa doğru ağlayarak hem de hıçkıra
hıçkıra, hüngür hüngür ağlayarak çıktı gitti salondan. Hiç kimse anlam veremedi
olan bitenlere. Jacob bile şaşırıp kalmıştı yerinde. Neden sonra kendine
geldiğinde Elen’ın arkasından gitmeye karar verdi ve koşmaya başladı.
Elen ise ne
yaptığını bilmez bir halde koşuyordu sokaklarda. Çıldırmış gibiydi, o koştukça
küçük kız arkasından geliyor gibi hissetti. Nefes nefese kalana kadar koştu ve
bir sahil kenarında durdu. Buz gibi sulara baktı. Gözlerinin önünde hala aynı
görüntüler vardı. Unutmak, silmek istedi her şeyi ama yapamadı. Tekrar denizin soğuk sularına baktı. Silinmek
istedi yeryüzünden bütün benliğiyle. Tam o sırada kendisine doğru koşan birinin
sesini duydu:
-Elen , Elen ! Dur yapma.
Sesin geldiği
yöne baktı. Jacob’tı gelen. Acele etmesi gerektiğini düşündü eğer Jacob
yetişirse onu alıp tekrar bu dayanılmaz hayatın içine sürükleyecekti. Babasının
‘ölümsüzleştireceksen eğer mutlulukları ölümsüzleştir, acıları değil’ sözü
yankılandı kulaklarında. ‘İşte şimdi sana hak veriyorum ihtiyar’ dedi. Son bir
kez Jacob’a ve köşede onu izleyen küçük
kıza baktı. Merak etme ben de senin yanına geliyorum, dedi.
Ve attı kendini denizin buz gibi sularına.
Tam o sırada
zaman, zaman, zaman diye düşündü. Bazen hayat çok kısa bir süre tanır iyi veya
kötü olma arasındaki tercihini yapabilmen için ve bazen sen hata yaparsın ama
geri dönüşü olmaz ne yazık ki. Geri dönüşü olmayanlar hep acımasızdırlar çünkü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder